Sayfalar

14 Aralık 2007

mim

Sabah erken çok erken muhtarın eşşeği ararken gözüm bir bloga takıldı bide ne görim mimlenmişim yahu hemde ilk kez. Şaşkınlığımı anlatamam resmen bi shok anıydı :) Mecburen yazacaz bişiler, o zaman en başından başlayayım..


Ben küçükken taa ilk okula giderken bile sinirliymişim. Annem beni okula bırakırmış sabahları. Bi' sabah elimden tutmuş okula gidiyoruz sen bi' taşa takılıp düş ben. Sonra anneme başlamışım bağırmaya senden oldu senden oldu yerlerde yatıyormuşum toz toprak önlük tabi. Annem açıklama yapıyormuş oğlum taşa takıldın düştün ben bişey yapmadım kalk. Yok kalkarmıyım hiç sürün yerlerde senden olduuuuuuu. Sonra annem beni kaldırmış yerden bi' güzel okşamış o gün okul tatil olmuş :)


Yaramaz bi' çocukmuşum yerimde durmazmışım şimdilerde benim çocukluğum gibi takılan ufaklıklara hiperaktif deli kan diyorlar bizim zamanımızda da amanınnn -yaka silkme efekti- yaramaz çocuk işte derlerdi. Yine bi' gün alt komşumuzun kızıyla evin önündeki dut ağacında ne türlü bi' oyun oynuyorsak benim kolum omzumdan çıkıver. Bas bas bağırıyorum evin önünde, koşuyor bizimkiler kol felçli sanki kalkmıyor :) hemen doktordu v.s sargılar kısıtlamalar işte. Aaa bide ben su ark'ına düşmüştüm orada olanlar çok feciydi anlatmıcam onları :) işin sonu saglık ocağı ve dikişle bitmişti gerenk yoq dikişin nereye atıldığına :) Sonra orta okul, ilk aşk, saçmalıklar, kızlar için girilen ağız dalaşları v.s..


İlk kopyam lisede tarih sınavında gerçekleşti o gün bu gündür devam :) Tarihten geçemiyorum allahım çıldıracam. Sınav öncesi akşamından hazırlıklar başladı tabiki, kartondan çekmece vari bişi yaptım ve içinede uzun kartondan çekmecesini yaptım :) Çekmece kısmına bütün tarihsel kişilikleri sığdırdım ben sonra onu bi' paket lastiğiyle çekmecenin iç kısmına ucundan bağladım. Sabah oldu koştur koştur okula. İlk ders matematik hoca ders anlatıyor ben karton çekmecemi sıraya monte çabalarındayım. Çekmeceyi duvar tarafına sıranın demirinden sonra arta kalan tahta kısıma monte ettim ve kontrol ettim çekiyorum kartonu okuyorum bıraktığımda otomatik kapanıyor :) Sınav saati geldi çattı sorular geldi vucudumu duvarla ikiz kenar üçgen oluşturacak şekilde konuçlandırdım ve çekmeceden beslenmeye devam :) Tabi biz bu olayı üni.ye kadar çok geliştirdik teknolojiyle doğru orantılı olarak sınavlar daha bi' kolay geçmeye başladı. Cep telefonları, kulaklıklar, bluetooth kulaklıklar ve son olarak mikroçipli casus kulaklıklar bizi ihya etti, üni. bitti :)


Ben aslında iyi birisiyimdir :) harbiden ya etrafımdaki insanlara haddinden fazla değer veririm ama bazen bu değer başımda patlayabiliyor. Böyle anlar için döktürdüğüm bi' cümlem var 'Hak etmediğin şeyleri yaşıyorsan sana bunları yaşatana hak etmediği değeri vermişsindir' ama bu bile kar etmiyor bazen öyle tipler karşıma çıkıyor ki anlatamam. Garip bi' çekiciliğim olduğunu biliyorum etrafımda normal tabir edilecek insanlar çok az. Her birisinin farklı dengesizlikleri var bu dengesizlikler kötü anlamda değil iyi anlamda dengesizlik yada aykırılık demeli daha doğru. Hakkımda kötü şeyler söyleyecek insan çıkacağını sanmam ex ev arkadaşım dışında. Hayvanları sever sayarım hatta beslerim onların beni sevdiklerini pek söyleyemem :) şu an bir tanesiyle birlikte yaşamaktayım adı çiçek sıkça duymuşsunuzdur adını yeni ev arkadaşımın blogunda. İnsanlardan ukalayı yemeklerden bamyayı sevmem. Limon'un yemeklerin tadını bozduğunu düşünür-zorunlu anlar dışında-el bile sürmem. Dizi takip edermim fragmanlarından, film izlerim en babalarından, müzik dinlerim çok pis..

En saçma huyum sanırım aç karnına sigara içmek. Dokuları malignant transformasyonu geçiren birisi için bu ölümcül bi' hata ama ne yapayım saçmalık işte adı üstünde. Bunun üzerine saçmalıkda tanımam..


Cep telefonu kullanırım en nokiasından hatta bi' dönem telefon bağımlısı olarak bile yaşadım. Telimi oyun oynamak için alanlara uyuz olur(d)um. Oyun barındırmıyorum artık telimde tel dediğin fotoğrafta çekmeli ama siluet değil portre çekmeli :)


Aşk dediğin şey çok enteresan bir şey. Kimine huzur kimine ise -luk ekiyle birlikte gelir. Nasıl ve nereden geleceği belli olmaz bazen uzak bi' diyardan, bazen derin bi' okyanustan, bazen olmayan yerden, bazen de yanı başımızdan gelir hiç mi hiç belli olmaz daha önceleri aşk hakkında kestiğim bi' ahkam var bknz. sanırım kafidir :)


En sevdiğim blog diye bişi yok arkadaşlar benim kimi sevip sevmediğim bellidir zaten daha önceleri bloguma link koyuyordum okuduğum insanlara daha kolay ulaşmak adına bir taraftanda paylaşmış oluyordum ama bi' gün densizin birisi beni linkler kısmından silermisin hiç bi' arkadaşıma link verdirmiyorum diye bi' yorumda bulununca o an o kişinin blogu en sevmediğim blog oluverdi ve linklerin hepsini kaldırdım. Şimdi sık kullanılanlar diye bir yer var ordan yararlanıyorum. Ben sık kullanılanlar listemi seviyorum :)


Bana bu çemkirikleri sunma şansını veren deli kadın cnsya teşekkür ediyorum ve mimsiz geçmek istemiyorum. Bu günlerde kafasını dağıtması gereken çok sevdiğim ev arkadaşım mourtutia'yı mimliyorum hemde 3-5 kere :)


Haydin canlar baş baş kolay gele.. (mineden çalınmış bi' repliktir :)












9 Aralık 2007

kitapsonu

Burada bi' yanlış anlaşılma sezilmiş ve yazı silinmiştir.
Özürdilerim..

7 Aralık 2007

ditelefonsözüg

Aykırıydık ya, sosyal sınıflardaki çalışkan lavuklar önce otururdu ya, fenlerde de böyle bi’ eğilim vardı ama hepi topu 4 tane olan sınıfım erkekleri hep en arkada otururduk, kafalar zehir tabi..

Yine öyleyiz ama zaman, mekan ve kostümler değişmiş tabi rollerde. Zehirlilik hali devam, aykırılık ve asilik tam gaz.
Nereye dostum?
Nereye..?

- Nereye abi?

O zamanlar çok sisli ama eğlencenin tadı damağımda. Film gibiydi o yıllar. Fen sınıfıydık ve 4 taneydik. Sınıflar arası futbol turnuvasına bile katılamıyorduk, iki sap eksikti. ‘ Kızlardan seçin’ diye dalga geçiyorlardı bizimle. Bizim zontalar pek sallamıyorlardı ama bana tersti bizde bi’ sınıftık ve katılmalıydık..

X uzun boylu, etine dolgun trabzonlu bi’ matematik delisiydi zaten. Boyu var diye basket oynuyorum ayaklarında ama yemez. Hantaldı abi..

Y vardı, Y zayıf, cılız poyraz esse savrulacak bi’ zübük. Türk filmlerinden anımsarsın, hangi filmde vardı şimdi çıkaramadım. Veznedarlar olur ya bankalarda, kamu dairelerinde kısa zayıf hafif kel sivri burunlu garip amcalar..

- Tamam abi bildim. Eee..

Öyle işte garip bi’ çocuktu ama Z daha bi’ garip çocuktu. Kısa en kötüsü de şişko. Kendini bodyguard sanırdı. Arada bi’ sağa sola pisleşir aklısıra sonra git uğraş anasını satayım..

- Sana ne abi?

Olur mu lan. Haftanın 5 günü koyun gibi bi’ sınıfta gözümün gördüğü 3 erkekten biri. Hafta sonu 2 günde dershanede gözümün gördüğü 10 erkekten birisi oluyor. Şimdi harcasınlar mı dobiyi..

- Eee..

Ne anlattırıyorsan bana olm, kafan mı iyi..

- Ne bileyim abi nereden girdik hatırlamıyorum ama sen liseden miseden girdin. Sonra sınıftaki zontaları anlatıyordun.

Hee tamam. Kafa yapıyorlardı bizimle takım çıkaramıyorlar diye. Bende bedencinin yanına gittim ‘ hocam bu gidişe bi’ dur demeli’ dedim odaya dalıp. Oda ‘evet dur bakim orda, ahır mı burası. Çık, kapıyı vur da gir.’ dedi. Bu olayı da yıllardır anlamamışımdır. Kapı vurulmamış içeriye birisi girmiş bi’ terslik yok işte herkes işinde baksın daha ama yok neymiş çıkılacak kapı vurulup tekrar girilecekmiş. Bende tekmeledim üç kere ayağımın ucuyla girdim direk. Hoca hasbinallahlarda, gözleri ve başını aşağıdan sol yukarıya doğru kaydırmakta..

- E adamı bozmuşsun abi. Rahatsız mısın sen?

Kesme lan dinle rahatsız. ‘Ne istiyorsun’ dedi hoca. Bende anlattım bizde girmeliyiz turnuvaya dedim. Oda önce güldü terbiyesiz.

- Vurmadın mı ağzının üstüne abi?

Yavaş vur. Hoca lan o.

Takıma alınmamış diğer sınıflardaki zontalardan seç dedi 2 kişi. 2. sınıflardan kulüpten tanıdığım bi’ arkadaşım vardı €. Onu buldum, o kendi sınıfının takımına girmiş çıkardık hemen.. :)

- He transfer ettiniz.

Bi’ nevi. Transfere fesat karıştırarak. :) Bi’ de 1. sınıflardan vardı $ barmen oldu şimdi zibidi. O da kulüptendi kendi sınıf takımına girmemiş ama sizle oynarım dedi. Sonra 2. olduk işte.

- Nasıl ya. Zört diye 2. mi oldunuz?

Olm o kadar anlattım daha maçlar başlamadı. Şimdi finale kadar onu mu anlatacam sana.

- O zaman neden 1. olmadınız.

Heee. Sosyal son sınıflar birinci oldu. Kulübün diğer oyuncuları o sınıftaydı. :) Tabi sosyal son’un sınıf öğretmeni bedenci olunca birazda tuz biber oluyor bu birinciliğe.

- Ne tuzu abi. Biber mi?

Tuzla biberi getirde çorbaları içelim soğuttuk.

- Ne çorbası abi. Hani?

Aaa içtik mi lan, çoraplar nerde?

- Hangi çorbalar abi.

Olm çorap çorap. Çoraplarım nerde?

- Ben gidiyorum abi deli misin ne boksun ya...

4 Aralık 2007

ツhomem

yeni yaşam alanımı çok seviyorum.
artık huzurlu bi' kapalı alanda sessizliğimi dinleyebiliyorum ve bazen o sessizlik bozulacaksa da tatlı bi' dille bozuluyor ya, mutluluğumu anlatamam.
onca saçmalık içinden birden bire böylesi bi' huzuru bünyem kabullenemedi elbette ilk başlarda ama alışıyorum zamanla.
her geçen gün daha güzel oluyor her bi' şey.
her an daha bi' kıymetli geçiyor ki, unutulamayası..

*her daiminden sevi'yle teşekkür ediyorum..

3 Aralık 2007

garibalenfeksiyon

akşamdan yıkanmış kaldırımlar üzerinde ilerlerken ben sarmaşıklı bahçeye ve sen olmasını istediklerinin rüyasında iken bi' aynanın ardındayım biliyorum ama gözümün gördüğü duvar..

*frukoyla seyreltilmiş fanta içmek istiyorum..

28 Kasım 2007

pilvillus

tribe girdim, üzgünüm..

*triplinex..

25 Kasım 2007

iste-

gecelerin ne denli demli geçtiğinden habersiz uzun sabahlara varan geceleri bitirip aydınlığa çıkıp susmak,

bi' üstüne bi' altına vurarak dudaklarından damlayan kelimelerinin yerinde su olmak,

hiperosmik davrandığım bazense parosmik olduğum kokundan azıcık bilinçlice koklamak,

kapkara bi' gölge gibi omuzlarına dökülenin altında bi' kestirmelik uyumak,

dokunduğun her bi' şeyi anlamlandıran avuçlarına bi' terlemelik dokunmak,

sonra birden bire ortaan kaybolmak


22 Kasım 2007

nöronsalkalem

Bulup bulup siyaha karıştırmayı becerdiğim beyazlardan sonra şimdi renklerin hangisindeyim bilemiyorum. Kış yaklaşmakta ve sürekli bi' kadının saçı dökülmekte geceye, ve gece inerken incecik tenine anlamsız gelenlere anlam yükleyip hayata geçirmeye devam ediyorum sessizce..

alacakaranlık

Bulup bulup siyaha karıştırmayı becerdiğim beyazlardan sonra şimdi renklerin hangisindeyim bilemiyorum. Kış yaklaşmakta ve sürekli bi' kadının saçı dökülmekte geceye, ve gece inerken incecik tenine anlamsız gelenlere anlam yükleyip hayata geçirmeye devam ediyorum sessizce..


alaca karanlıkta olsun ölümün

kısın lambaları kısın

toplansın iki-üç dost

5-10 yabancı




20 Kasım 2007

malesef

Her şey bi’ sabah başladı. Herkes birbirinin cümlelerini kuruyordu. Kimse farklı bir şey söylemiyordu yani. Kimsede farklı bir şey düşünmüyordu zaten. Hissetmiyordu. Yaşamıyordu..

Sonra amansız beyazlığınla çıka geldin. Bembeyaz boynuna dökülen karanlığınla. Hatırlanamayan ne varsa sende hatırladım. Beklemek ile bekletilmek arasında ne kadar fark varsa öyle bi’ şey işte. Ama durmadan duraksamadan, akmadan aksamadan da aynı gücü veriyor bize tümceler. Ya tümcelerin dışındaki kullanımsak biz..

Hayır, her şey bi’ sabah başlamadı. Belki de beynime iliştirdiğim binlerce notadan birisi olacaktı. Kimdir. Nedir. Nedendir. Niyedir diye bakmadan ve bıkmadan gecelerin uzunluğundan. Korkmadan çokluğundan, bir artı bir eksi ne fark eder demeyip kaçmadan. Kaçamadan ve yalnızca bir kere ve yalnızca bir kişiye söylenebilecekleri söylemeden, söyleyemeden ve ‘neden ya’lara bakmadan, kendimde tanıdığım bütün kapıları açtım sana..

Seni daha tanımadan, yaşamın en güzel gülen şarkısına, sesi büyülü, sonsuz, çaresiz, doğru veya yanlış bu sabahlara ve bir anlamı olmasına açtım..

Hiç prova yapmadan ayna karşısında yolları doğaçlama yürüyorum. Bütün tümceler benim ama gerçek ama değil. Bütün titremelerse –sahici korku, sahici üşüme, sahici heyecan, ne dersen de- sisli bir gecede asla ulaşılamayacak gibi duran mesafelerdir ve hepsi benim. Hepsi senin. Ve hepsi beklide varlık ve yokluğun bir aradalığı..

Bütün rüyalarım mükemmel, uykularım uyanmamacasına seninle ve sana

17 Kasım 2007

gitkumdaoyna

hassasiyetimi kumdan kaleler yaptığım zamanlarda bıraktım ben
evcilik oynanan arkadaşların parmaklarına batan kıymığın verdiği acıda kaldım
ve yıllarımı unuttuğum bi’ yerde bıraktım
en güzel oyuncağını saklayıp sonra yerini unutan çocuğun bilinçsizliğinin dışında
bilinçlice unutulmuş bi’ oyuncak gibi..

şimdi
bi’ kıpırtı ruhumda
kumdan malikâneler yapma isteği yeniden
evcilik oyununda plastik bıçakla kestiğin parmağını pansuman etmek gibi..

başladı yine

düşük seviyeli kalp krizleri, bir kaç damlalık beyin kanamaları...

*benim başım ağrır senin nöronlarına nikotin kaçsa..

16 Kasım 2007

manolya

terk edildiğin yerdeyim yine yıllar sonra
hani hatanı yalanladığın masa var ya göz yaşlarınla
orada oturuyorum
kapıda ki çanın sesi geliyor yağsız menteşelerin ıslığı eşliğinde
kimseyi beklemiyorum ya dönüp bakmıyorum
sonra, yıllar önce en son göz yaşlarını silerken gördüğüm el omzumda beliriyor

uyanıyorum

*nerem açıkta kaldıysa..

14 Kasım 2007

kapı çaldı..kim o!!

Ses, boynumu sol omzumun üzerinden kapıya doğru koparacakmış gibi savurdu. Kapıyı dinledim biraz yerimden kalkmadan, kim olabileceğini düşündüm. Komşulardan birisi ya da gelmesi gereken kamu görevlilerinden birisidir sandım. Sonra aklıma sen geldin birden. Sen olmadığını biliyordum ama hani mucizevî olaylar oluyor ya benim hayatımda. Belki..
Koştum kapıyı açtım..

Çirkin kral..
..
Çocuğa ilk defa kefaret bakışıyla baktım..

Bazen o kadar çok düşünüyorum ki, yaptıklarımı kontrol edemiyorum bi’ kafe’sin içinde bi’ sağa bi’ sola koşup duruyorum. Bir şeyden huylanmış sahibini üzerine almayan yılkı gibi. Sanki bi’ sorun varmış ve patlayacakmış gibi. Aniden olan bi’ şeyin sonunda eyvah demek gibi. Bekâretini kaybetmesine ramak kalmış kızın dişleriyle alt dudağının sol tarafını ısırması gibi..

Hayatımın bundan sonraki kısmına neresinden başlayacağımı bilmiyorum, yoksa neresinden dönersem kar mı? Etrafımda vezirim diye gezen satranç bilmezlere daha ne kadar katlanmalıyım. Katlanmamalıyım elbette bu benim elimde olmalı ama bi’ süreliğine yok..

Burası ateşli silahı olan adamlarla, çıtır sevgilileri olan zontalarla yalanla ve dolanla doluyor her gün. Ama ben, hani gözlerini kaparda istanbul’u dinlersin ya öyle dingin. Dokunduğun her şeyi mükemmel kılan parmaklarını seviyorum…

12 Kasım 2007

gerçek noktalıvirgül

neler oluyor bana.?
yoksa depreşme dedikleri en depresif anımda çok eskilerden mi geliyor.?

olanlara anlam yükleyip faali meçhul hayaller, istemiyorum..
belki de anlamsızca olması gerekenlerdir bunlar, bilemiyorum...


*offlaynn..

gerçek;

neler oluyor bana

yoksa depreşme dedikleri

en depresif anımda

çok eskilerden mi geliyor.?


olanlara anlam yükleyip faali meçhul hayaller

istemiyorum..

belki de anlamsızca olması gerekenlerdir bunlar

bilemiyorum...


11 Kasım 2007

yediortalıharitametoddefteri

farkın yok gözümde flu, bulanıksın..
uzaktan herkesle aynısın,
sistemde sadece bir yansımasın..

ya burada dur
ya da artık yok et herkesi..
sevemedin inan hiç kimseyi acıların gibi...


*sheytansın..

7 Kasım 2007

cafe's qrafit yedi10bir2bin7

Bitkisel hayatta olan bi’ insanı uyandırma çabasına benziyor, kırılma zamanı gelmiş odun içindeki grafit parçasını akupunkturla uyandırmaya çalışmak..Kırılacak kalemlerin şuurları yerinde değilse normal harfler döktürme derecesinde kendilerine gelene kadar kırmıyorlarmış..
Bir kalemin şuuru içindeki grafitidir..
Bitmediği halde normal harfler veremiyorsa beyaz kâğıda, acısıyla beyazları karalamamak istemeyişindendir..

Kırılma öncesinde son bi’ karalama kâğıdı verilirmiş şuurlananlara. Son olarak acılarını yazarlarmış. Çoğu zaman çoğunun yazdığı okunduğunda kendilerini kırılmadan kurtaracak nitelikte oluyormuş..
Ancak pek bi’ şey değişmiyormuş..

O’da uyanacak
‘Öyle birisini sev ki sen öldüğünde seni yaşatsın.’
diye haykıran acısını karalayacak
ve
kırılacak…


*şuursuz..

4 Kasım 2007

düş

Bir taş yağmuru altında yürüyorum kalabalık bir sokakta. Bastığım yerdeki taşlar ayağımın altında boşluğa dönüşüyordu habire, ardında delikler bırakarak. Boşluk büyüdükçe paniğe kapılmaya başlıyorum. Taşlar gibi olmaktan, geride hiç bir iz bırakmadan bu aç hiçlik tarafından yutulmaktan korkuyorum. Ne öncesini, ne şimdiyi ne de bilinmez sonrayı umursamadan yürüyordum boşluk üzerinde..

‘Durun!’ diye bağırıyorum kaldırım taşları ayağımın altını boşaltırken..

‘Durun!’ diye emrediyorum üzerime doğru hızla gelen vasıtalara..

‘Durun!’ diye yalvarıyorum beni omuzlayıp kenara iten yayalara..

Lütfen..


Durun!..

henüzVartık



2 Kasım 2007

ta..

Sarf ettiklerimin, daha önce haberim olmadan bardağı dolduran tümcelerimi taşıracak son damla olduğunu bilemedim..
Bu hayatın bi' kere öncekinin iki kere...

*kucak dolusu acı..

24 Ekim 2007

ays

Bildiklerini başkalarının bilmesi ve hissetmesi seni etkiler de, kendine sorduğun soruların cevabını bilmene rağmen farklı bi' şekilde betimlenmiş karşında bulursun ya. Hatırladığın bi' his yaşarsın o'an. Farklı bi' mutluluk garip bi' sıkıntı girer içine. Hep o'nlu komutlar gelir usuna. Bi' mazejik çakarsın kafandaki bütün ağrılar gider de sol yanın hala sızlar ya..

İşte öyle bi' şey başında olduğun, yalnız yürünmeyen ve sonu belli olmayan o tehlikeli yol...

*yanındayım..

22 Ekim 2007

giden*i beklemek

Gidenler hep bekle beni derler ve kalanlar hep bekleyeceğine yemin ederler. Her giden ardında bir bekleyen bırakır. Bazen ister bekle beni der, bazen de bekleme hayatına devam et der. Bu bekleme demenin ardında bir beklenme isteği vardır hep. Ve her kalan yüreğindeki acısıyla bekleyeceğim der. Dönmeyeceğini bile bile, gelmeyeceğini bile bile, sevmeyeceğini bile bile. Ve bekler. Yanıbaşımızdayken fark etmediğimiz bir çok ayrıntı takılır hafızalara. Oysa ne güzelmiş yaşanılanlar dersiniz. Meğer ne çok sevmişim dersiniz. Ve belki de hiç sevilmediğinizi fark edersiniz. En acısı da budur ya zaten. Sevilmeden sevdiğinizi fark ettiğinizde beyninizi yer binlerce soru. Başlarsınız cevabı besbelli olan sorulara kendinizce cevap aramaya. Ve sorgulama zamanı gelir kendinizce. Oysa unutursunuz bir şeyi. Aşk, sorgulanmadan yaşanmalıdır. Baktığınız her yer o*nda biter. Gördüğünüz her şey de o*nu ararsınız. Aynadaki görüntünüzde bir yansıma, sokaktaki köşe başında bir kucaklaşmadır o*. Yağan yağmurdur, denizdeki yakamozdur o*, gecelerin ayı, gündüzlerin güneşidir o*. Ve son cümleler dökülür artık dilinizden. 'O* mutlu olsun yeter.' Diyebileceğiniz bir şey kalmamıştır çünkü. Tıpkı yüreğinizi sizden aldığı gibi giderken cümlelerinizi de götürmüştür yanında. Sessizlik kalır geriye biten bir sevi'den. Ve ayrılık urganı kalır boynunuzda, yağlı bir ilmek gibi. Sanki biri ha çekti ha çekecek. Durdu sanırsınız dünyayı ha battı ha batacak. Ama ne dünya durur nede o ilmek çekilir. Hayat devam ediyordur ve bu çarkın içinde sizi de bilmediğiniz başka diyarlara sürüklüyordur. Bitecek sanırsınız acınızı, bitmez. Sadece bir yerlere saklanır yüreğinizde. Bir şarkıda, bir şiirin içli mısralarında ve belki de bir sözde kanamaya hazır bir yaradır o artık. Sessizliğin içinde bir çığlık, karanlığın içinde bir ışık, yürekte kapanmaz biryaradır artık O*...

20 Ekim 2007

demiştim ya

''
Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Zaman sensin,
Zaman kadındır. İster ki,
Hep okşansın, diz çökülsün hep..


Zaman sensin, uyuyan sen şafakta ben uykusuz seni beklerken.
Sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi..


Daha beter seni kaçak,
Seni yabancı bilmekten,
Aklın ayrı bir yerde gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan..

Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Korkuyorum senden,
Korkuyorum yanın sıra gidenden. Pencerelere doğru akşam üzeri.
El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden.
Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan, korkuyorum senden..
''

*yoğun bi' sevi'yle her daiminden..

17 Ekim 2007

on7ekim2bin7

Şimdi düşününce yıllar öncesi gibi gelmiyor aslında. Aslında çok olmamıştı, her şey dünmüş gibi neden hatırlanıyor olabilir acaba? Yoksa aslında dün müydü? Belki ileride bu günün geldiği gibi gelmesi muhtemel ileriki yıllardaki bu günlerden birisinde diyeceğim, yıllarrr önceydi diye. Ama şimdi değil. Şu an diyemiyorum bunu, çünkü yok yıllar öncesi. Olmayan yılların geride kalmışlığı yok hafızamda, ki yıllarım olsun..

Geçmiş ama belli belirsiz aylar ve bildiğiniz gibi ne zaman toprakta yeşereceği bilinmez sevdalar. Her şey çok taze. Sanki kışın çilek yemek gibi yaşananlar, olmaması gereken zamanda olan. Yine en gerekli bi’ an ve yine benim başım dengesiz..

Yine gidiyorlar tek tek. Kendince güleç, çoğu kez sessiz içimdeki içten yıkıklar ve kollarımı açıyorum bomboş duvarlara. Dokunuşlar kendini yitirdi zaten, toz duman olmuş geçtiği var sayılan zamanlar. Aşkım uzakta kalmış yada ben gitmeyi becerememişim içi güneş dolu bavulumla..

Bir beyaz kağıda akıtmışım hüzünlü sevi’leri, hikayenin sonu bende aynı kalmış. Herkes bi’ mutlu sonda olmasına rağmen benim ki herkese hitaben çevrilmiş. Devam ediyor beni taşıyan bulutlar ağlamaya coşup taşıyor geceleri düşlerim ama yürümeye başlayınca olmadığın şehirde, her adım bir tükeniş oluyor. Solumdasın da benden uzaktasın..Acı dorukta. Vermiyor içim göz yaşlarımı, beni benden ediyor. Yine yıllar önceydi diyebilmenin ümidi ile, mevzu bahis aşık çocuk adam oluyor bu günde.
Sen*i düşledikçe…

*Bana benden başka bi’ ben gerekse sen* gereksin..

16 Ekim 2007

kirazlı bahçe

gezdim önce her yerini
sevgilililer sevi’lerine -ama sen’li cümleler kuruyordu yine
kararmak üzereydi gece, ölmek üzere şehir

damaklarda kalan yemek üzeri kahvelerin solma noktasında,
susmuş dudaklarım dudaklarına susamıştı

yoktun..


*ah! o tanımsızlıklar..

10 Ekim 2007

içsel halin

sol omzuna dökülen karanlık gölgenin üzerinden,
bakmak ister gibi gözlerin
gözlerini kaplamayana..

ürkerek bakmak ister gibi,
ya kaplarsa korkusuyla..

saklambaç oynayan ufaklıkların bir birlerini sobelemesi gibi,
dönmek istersin arkanı birden..

görmek istersin ansızın,
uzaktan izleyen sessiz derinlikleri..

sıkarsın dişini,
bakmazsın sol omzunun üzerinden görünen,
dudakların ve burnunun soluna
alışmış göz çukurlarına..

oysa bi’ baksan..

yanacağından korktuğun göz bebeklerinin,
dizginlerini bi’ salsan..

bi’
dinlesen bakışlarındaki ateşi,
görmenin anlamsızlığını kavrayıp
anlasan hissettiklerinin kıymetini..

bi’ an duraksarsın yine,

sol omzunun üzerinden önce sol gözün
sonra sağ gözündeki dolgunlukla
dönersin aniden..

konuşamadan dalarsın,
sensizlikle taşmış derinliklere…

*mutlu bayramlar..

9 Ekim 2007

+

Hayat soğuk, bi’ kadının saçları dökülmekte yer yüzüne ve vurdumduymaz bir Hayalistan gecesi yine. Geceye dökülen kadın saçı hep ürkütmüştür beni. Saçların değil, yalnızlığımdı pencereleri damla damla yalayan, yıllarımı dolduran sensizlikti. Hep bir yanı yarımlık, hep senden uzaktalık, hayattaki tek 'kimse'mden yoksunluk, yani kimsesizlikti..

Bir kavuşma mucizesine inanma yolunda harcanmış bir hayatın ansızın sonuna gelme, ve o mucizeyi yaşayamadan bir başına ölme korkusuydu..

Gece, yer yüzüne dökülen kadın saçı...


*saniye 46 vuruluyorum içimde bi’ yerimden..

2 Ekim 2007

II

Hasret kaldığına hasret kaldığın kadar yakın olmaktır aşk.

Bağımlılık yapmasını istediğin dudakların, tadını merak etmektir..


Aşk o'dur.

Kendi ben'inden sıyrılıp sadece o' olmaktır.

O'nu kendi ben'i saymaktır aşk..


*kendi ben'ime uzaktan sevi'yle..



25 Eylül 2007

sızıntı

3 ay olmuştu tanışalı. Yan evde oturan dengesiz kişilikti onun için ilk zamanlar. Her ev kendi evinin önüne, iki şerit olan sahil yolunun bir tarafını kapatarak park ederdi arabasını. Babası rajzandan önce gelip evin önünü kapatınca, razjan da onun önüne çekmişti..

Her zaman sessizliğiyle bilinen sahil yolu korna sesiyle inliyordu ilk kez. Dengesiz kişilik gelmişti ve park edecek yeri yoktu. Koşup hemen arabayı çekmesine rağmen söyleniyordu dengesiz, ta ki babası gelip sakin dille konuşuncaya kadar. O gün tanışmışlardı ve zamanla verilen selamlar, günaydınlar ve iyi akşamlar yavaş yavaş kaynaştırdı onları. Ortak arkadaşlarının olması da arkadaşlıklarının tuzu biberi olmuştu..

Yan eve taşınmıştı sanki , sürekli birlikte zaman geçiriyorlardı, gittikleri yere tek arabada beraber gidiyorlardı, razjan’ın içinde yaşadığı fırtınalardan habersizdi o zamanlar repeatman. Yanında ilk kez fenalaştığında ne kadar korktuğunu anlatmıştır her zaman, ya bi’ şey olsaydı ona diye hala içlenir. Annesine haber vermişti hemen annesi yapılması gerekenleri biliyordu elinde bir ilaçla. Donup kalmıştı ve elinden hiçbir şey gelmemişti. Annesinden dinledi razjan’ın fırtınalarını, o gün kendine geldiğinde de ilk ve son kez konuştular hastalığı üzerine. Razjan hep sevdiğini anlatırdı ona, o da habersizdi hastalığından ve bilmesini istemiyordu razjan. Zaten korkuyordu yanına geldiğinde, hastalandığında göreceğinden..

Gelmişti ve gidiyordu sorunsuzca. İllet son ana kadar beklemişti onu yoklamak için. Son gece mavisu gözleri hıçkıra hıçkıra sessizce ağlamaklı dinlemişti repeatmandan her şeyi ve bilmiyordu. Bilmesini istemediği, bilmesini istemediğini biliyordu ve bunu bilmiyordu. Sadece gitmesini diliyordu sancılar içinde koltukta..

- rahatla biraz, buraya doğru yaklaşıyor..

9 numaralı yolcu bilmemesi gerekeni bildiğini bilmesini istemişti ve inmişti..


- demek söyledin..!

.

...




...

24 Eylül 2007

you've got mail

Yorgun ve ışıksız bi’ gece daha bekledikten sonra yatağında sessizce dalmıştı o’nun rüyalarına, dinlenmek adına uzanılan gökyüzü almıştı ruhumu maceradan maceraya..

Birden uyandı. Okula geç kalan çocuğun tedirginliğiyle telefonuna baktı, kapalıydı telefonu öyleyse iş yoktu bu gün. Daha önce hiç bu tereddütle kalktığını hatırlamadı garip bir şeyler vardı günde. Kalktı yatağından evi dolaşmak istedi, ufaklığın yaramazlık yaptığını düşünüyordu. Aşağıya indi salonda geceden kalma dağınıklık ve ufaklığın oyuncakları ama ufaklık yok. Üst kata çıktı tekrar, banyonun koridorunda bir şeyi kemirmeye çalışıyordu yine, bu seferki ütünün fişiydi. Onu görünce fişi bıraktı ve ayaklarına dolanmaya başladı, acıkmıştı Myki. Mutfağa indiler birlikte ufaklığa bir şeyler verirken uyanışını düşünüyordu saat erkendi oysa, neden bu saatte kalkmıştı, onu uyutmayan neydi, bulamamıştı. Kapıyı açtı ve odasına geçti, düşünmesi gereken tek şey bahçede oynayacaktı artık ve bulmalıydı garip olanı. Telefonunu açtı önce, sonra gelen fax’a baktı işten gelen garip delil saçmalıklarıydı hem de iş yokken. Bilgisayarını açarken kahvesini hatırladı birden, mutfağa inmişken halledecekti ama nedense unutmuştu. Aşağıya indi myki yemeğini çoktan boğmuştu ve ortalıkta yoktu, su hazırlanmış fincandaki kahveleri kendinden geçirmek için bekliyordu. Kahvesini aldı ve bahçeye çıktı yavaş yavaş gelen güz fırtınaları camları sarsmaya başlamıştı gece, ağlayan söğüt’ün saçlarının dağınıklığından da anlaşılıyordu bu. Dalgalar kum yüklü ve sık sık patlıyordu kumsalda, balıkçılar bile yoktu denizde. Myki yemeğin verdiği ağırlıkla verandadaki yastığına kıvrılmış oyuncak bebeğini kemiriyordu yanına gitti ve okşadı anlamadığını bildiği ancak sürekli söylediği sözlerle. Yan bahçeden bahçesine sarkan çam ağacını gördü. Pek bi’ cılızdı dayanamamıştı gece güz habercisine. Başka bir çam ağacını hatırladı. Yakın bir evin küçük bahçesinde gördüğü tek ağacı. Sonra evi hatırladı. İki katlıydı, kerpiçti. Küçük bahçeyi yan tarafına almıştı. Bahçeye bakan ince uzun bir pencere vardı. Bahçeye girmiş çam ağacının dibine çökmüş, pencereden bakmaya başlamıştı. İçinde yaşanan acıları taşıyor gibiydi duvarları. Hala toplamadığı hamağına ilişti gözü onu da bi’ara yapmalıydı ama şimdi zamanı değildi. Nasıl toplanacağını düşündüğü salonun yüzüne bakmadan odasına çıktı. Bilgisayarı açılmıştı şarkıyı açtı önce sonra maillerine baktı..


Beklediği gelmişti…

*her daim sevi'yle, şartsız..

22 Eylül 2007

tinkerbell*

Ateş yok etmez ışığında barındırır sizden aldıklarını ve her sabah doğudan yükselerek geri verir aldığınız her nefeste yitirdiklerinizi. Boğulacağını düşündüğün anda gözlerini kapat, doğum günlerinde ateşlerini çaldığın mumlar sana nefeslerini geri verecektir..

365 günlük yeni bir yazı dizisi başlıyor. Her güne bir sayfa sakla, her sayfaya bi' öykü sığdır, mutluluk de adına. Nice güzel öyküler seninle olsun..

İyiki doğdun..
Doğum günün kutlu olsun...


*üfle mumları..

21 Eylül 2007

sızıntı1

-iyimisin Razjan.?

Yüzü bembeyaz olmuştu, ateşi vardı ve üşüdüğünü söylüyordu. Binmesini beklemeden ayrılmak istediği otogardan gidiyordu Mavisu ve doya doya bakamamıştı gözlerinin içine.

- sürebilecek durumda değilim sen geç..

Kar üzerine dökülmüş sıcak bir sıvı gibi dağılmıştı beyazının içine sanki yeşili, kirpikleri ise titremekteydi. Sol elini ensesinden dolayıp sol eliyle tuttu, sağ eliyle belini kavrayıp yürüttü ve yatırdığı koltuğa yatırdı Razjan'ı.

-otobüs kalktı mı.?

Çıkmak üzereydi otobüs otogardan, otogara gelen ve giden otobüslerin otogar etrafında kendilerini gösterircesine dönmesini sağlayan yolun başındaydı otobüs.

-durdurabilme ihtimalimiz var. çıkıyor..

Durmamalıydı otobüs. Gitmeliydi hiç bir şeyden haberdar olmadan. Öğrenmesini istemiyordu. Güle güle gitmeliydi.

-hayır, gitmesini bekleyelim..

Çıkmıştı otobüs, uzun yolların başındaki çözülme noktasına. Son kez dört bi' tarafında hissedecekti onu ve gidecekti. Gözlerini kapayıp otobüsü hayal etti; babayı yolcu etmişler anneyle, anne arabayı çalıştırmakta arka koltukta gözleri kilitli babaya otobüsle birlikte tam bir daire çizmekte olan çocuk gibi.

Koltuk numarasını biliyordu arabayı oraya park etmesindeki sebebte o'ydu. Fenalaşmasaydı, illet onu o an yoklamasaydı, ufaklık gibi olduğu yerden seyredecekti gözlerini bi' nebze olsun doyurabilme umuduyla gidişini. Gözlerini sımsıkı kapamış bi' taraftan gidişini resmetmeye çalışıyor karanlıkta beynine, diğer yandan içindeki sızının verdiği ağrıyı dindirmeye çalışıyordu.

-çıkışta durdu otobüs, biri iniyor galiba.?

Gözleri açıldı birden, doğrulmak istedi beceremedi yeltenmesiyle sızısı ikiye katlanmıştı. Konuşacak nefesi çıkarmaya gücü yoktu kilitlenmiş kıpırdayamadan ağrının geçmesini bekliyordu. Acısının sesinden belli olacağını bile bile zor çıkan nefesiyle sordu.

- o mu.?

17 Eylül 2007

daha fazlası

Büyük bir okyanus ve içerisindeki bi’kaç adacıktan oluşmuş gayet sanal ve de hayal bi’yer, hayalistan burası. Adalarında dağları var tepelerine ulaşmaya nefes yetmeyen ve türlü türlü ağaçlar, kimisi meyve kimisi sadece oksijen veren. Adalarından birisinin bir köşesi yanmakta ve tek nüfusu oraya doğru yüzmekte. Söndüremeyeceği bilincinde onca su içerisinde biçare..


Düşler beni terk ettiği için mi içmeye başladım yoksa içmeye başladığım için mi düşler beni terk etti, hatırlamıyorum. Bütün çözüm yolları çürütülmüş, son sigara söndürülmüş şarkının bitmesi beklendikten sonra doğudan yükseleni alıp arkama yola çıkmıştım, batışına yakın o'nun şehrine varmak adına..


Hiç bir şey almamıştım yanıma, terk etmiştim bütün düşünceleri ve o'na gitmiştim safça. Hiç bir düş sadece bi'düş değildi madem, gerçek bir 'hiç kimse' olmaktansa sahte bile olsa 'biri' olmayı hat etmiyormuydum.?


Bilinç korkunç bi'lanetmiş. Düşünürsün, hissedersin ve acı çekersin, sonrası yok. Kendimden başka her şeyi hatırlıyorum şu an, gözümü kapadım artık dengesiz kaderlere umrumda değil bu dünya. Hatta canım bile cehenneme..


Geldim..


Dokunuşlar hissiz,

sevgisiz bu ten.

Ağlamaklı suratlarda maske,

fonda ise bir ten..


Bir böcek daha düştü, kıpraşır durur beynimde. Bu açıklanamaz ama hissedersin. Hayatın boyunca dünyayla ilgili bazı şeylerin yanlış olduğunu hissetmişsindir. Ne olduğunu bilemezsin, ama o' oradadır; beynine saplanmış bir kıymık parçası gibi, regl'i dinmeyen bi'kız gibi, sancılı ve kıvrandırıcı...


*ben senin gloria jeans'de kahve söyleme ihtimalini sevdim..


10 Eylül 2007

venedik

O’nsuz binmek zorunda kaldığı gondol aşk şarkıları eşliğinde buluşacakları cafe’ye getirdi o’nu. Suya dokunmaya çalışan rengarenk çiçeklerle dolu balkona oturdu. En iyi buradan görülüyordu gondolların gelişi. Son köprü hemen önündeydi o köprünün altından geçen gondol’ u görmemesi mümkün değildi, hasretle yanan gözlerini köprünün altındaki sularda serinletmek istermişçesine beklemeye başladı..

O gelecekti bu gün..

Çantasından sigarasını çıkardı yavaş yavaş, gözleri köprü ile su arasındaki ışığın değişmesini beklemekte. Kahvesi gelmeden yakmadı sigarasını o kızıyordu içmesine zaten, gelmeden gelmeliydi kahvesi. Önünde kahvesi elinde tüten sakinleşme çabaları dindirmeye çalışmalıydı heyecanını..

Bi’an duraksadı..
Bu, aşk mıydı.?
Yoksa aşk, bu muydu..?


* konstantinapol 3 güneş 4 ay

7 Eylül 2007

eylül

Hayalistanda çok ünlü bi'ressam varmış. Ranga çeleri olarak bilinmese de çizermiş içten gelen yansımaları. Çizerken bir gün martı çığlıklarının yansımasını o' çıka gelmiş eylülde. Eylülü resmettirmek istemiş hissettiklerince..


Eylül geldiğinde hazan gelir, hüzün gelir. Hüzün geçmişe sürükleyip nostalji ve romantizmi çağırır. İçkiye başlatır hüzün, yalnızlığın farkına vardırır. Çünkü bulutludur hava, ten'e paralel hafif esip ürperten rüzgar vardır. Zor bela ısınan güneş vardır. Sığmaz düşünceler hiç bir yere. İnsanlara bakarsınız düşüncelerinizi hayallersiniz. Gittiğiniz her yerde hayallerinizi izlersiniz. Kafanız karışır tek bir noktaya bakıp her şeyi görmek ister, bakar ama kör olursunuz. İçinizde nereden girdiği bilinmeyen ve yorgun bedeninizi nereye koyacağınızı bildirmeyen bi'sıkıntı vardır. Çiçekli bir yolda dökülmüş yapraklar ayaklarınızın altında, ayaklarınızın toprakla bedeniniz arasında çıkardığı sesi dinlerken yürümek rahatlatır belki sizi ama gerçek sevi nedir bilmeden bir sürü sevi denemesi taşırsınız ya avuçlarınızda..


Başını hafif öne eğmiş görünmeyen ellerine bakan, tabanlarını birbirine yaslamış incecik beline kadar uzanan ıslak siyah saçları sırtına yapışmış, tek başına hamanda oturan kız mıydı eylül?


- bir şey mi tutuyor?


- bedeninden akan yaşam kırıntılarını toplamış son kez bakıyorm onlara.


- benim eylül'üm bu mu?


- senin eylülün arın


4 Eylül 2007

mumi

Nelerin gerçek olduğunu bilmesem de bi’sevi selinde akıyorum küreksiz gittiği yöne..

Patojen testinden önce kullanılması gereken bi’ilacım sanki. Alınmadan önce vücut iyice dinlendirilmeli, müzik ve kitap'la ruh dindirilmelidir. Eğer ruh dindirilmesi iki kez yapılırsa etkisi daha da artmaktadır. İkinci didirme işlemi birinciden daha kısa ve birinciye ters yönde yapılmalıdır. Alındıktan beş dakika sonra damarlardaki bütün kanın yerine serotoninin yerleştiği hissedilir. Vücuttaki bütün kanı damarlardan kusma hissi yan etkisidir. Böceklere toksiktir..

Böceklerim vardı benim, %70 alkolde sersemletilmiş, dondurulmuş böcek koleksiyonum. Biraderin parçaladıklarına rağmen bi’hayli var elimde. Artık eskisi gibi bulduğum her böceği almıyorum. Büyüklerini seçiyorum. Gezerken dün, hep olman gerektiğini düşündüğüm kumlara yakın çiçekli yolda, cicadella viridis buldum sırtını dayamış kumlara. Çok ufaktı düzelmeye çalışıyordu yanlardan yere dokundurmaya çalıştığı bacaklarıyla. Oysa adı geçmiş, eylül gelmişti. Düzeltim saldım çiçekli yolun çiçeklerinin arasına. Bu sabah kanal arıyorken perdesiz penceremin en geniş camında bir kütle belirdi yapıştı sonrada balkona. Ceviz büyüklüğünde cicadella viridis. Kumlara yakın kokunla bezenmiş yoldakinin babası sanki, sanki teşekküre gelmiş gibi. Sersemlemiş olacak ki bi’süre takıldı balkonda amaçsızca. Çıkıp onu da almadım, uçup gitti. Arkadaşım daha önce o kadar büyüğünü görmediğini söyledi, keşke alsaydın dedi. Birden kendi kendime içlendim gelmiş çarpmış cama ceviz kadar böcük illa içeri mi girecek camdan. Hayret bi’şeyim ya..
Sonra teşekküre geldi o dedim, mutlu oldum..

Mutlu olsun istedim.
Eski bir guguklu saat vardı girişin tam karşısında görüntüsünden çalışmadığı anlaşılıyordu, bitmişti hayatı. Yaptırmaya kalktım onu yaşasın istedim minik kuş. Geç oldu, güç olmadı. Zamanı geldi, saat:guguk..

Annem aradı, ‘Vücudunda ki mutluluk hormonunu bitirmeyi bırak, buraya gel’ dedi.
Annemi dinlemeliyim…

Müzik, size hissettirdikleri kadar güzeldir ve bi’zehirdir.


*her daim sevi'yle..


2 Eylül 2007

urza

Bi’delikan, ‘Çok şaşırdığın bir şeye yatıp kalkınca inanırsın, haydan huya kaç saatte gidiliyor bilinmiyor’ derdi.
Şimdi deli misali şaşkınım.
Korkuyorum, uyumalı mıyım.?

‘’
Şimdi bizi dinleyin.

Fakir veya aç olanları istemiyoruz.
Yorgun veya hasta olanları da istemiyoruz.
Biz günahkârları alacağız.
İçinizdeki kötülüğü yok edeceğiz.
Her nefesimizde onları avlayacağız.
Gökten yağmur olup yağana kadar her gün onların kanını akıtacağız.
"Öldürmeyin. Tecavüz etmeyin. Çalmayın."
Bunlar her inançtan insanın uyması gereken kanunlar.
Bunlar basit istekler değil.
Bunlar ilahi emirler.
Bunlara uymayanlar bedelini ödemeli.
Şeytan'ın birçok yüzü vardır.
Size sınırları aşıp gerçek kötülüğe, bizim bölgemize girmemeniz için bir ders veriyoruz.
Eğer geçerseniz bir gün arkanıza baktığınızda üçümüz'ü görürsünüz.
Ve o gün yaptıklarınıza pişman olursunuz.
Biz de sizi istediğiniz Tanrıya göndeririz.
Birer çoban olacağız.
Senin için Tanrım, senin için.
Gücümüzü elinden alıyoruz.
Ayaklarımız emirlerini rüzgâr gibi yerine getirsin.
Akıtacağız sana doğru ruhlarla dolu olan nehirleri.
In nomine Patris,
Et Fili,
Spiritus Sancti.
‘’
Ben hayattan düştüm.
Bi’delikan elimi tuttu.

Eyvallah koçum..

* veritàs áequitàs..

1 Eylül 2007

görece

Yavaş seyreden hayatının bir gardan yavaş yavaş hızlandığı evrede babası simit almaya giden küçük adamın ‘babam yetişemezse’ korkusu kadar..

İskeleden terliğini düşürmüş, annesinin gözlerinin içine bakarak denizi gösteren ufak kızın ‘terliğimi balıklar yiyecek’ korkusu kadar..

Gelirken getireceklerini düşünerek karanlıkta gözlerini cama dikmiş babasının geç kalışını dindiren küçük adamın ‘unuttuysa’ korkusu kadar..

Yanından balonla geçeni gördükten sonra annesini çeke çeke baloncuya götürüp balon aldıran ufak kızın balon bileğine bağlanırken ki mutluluğunu bırakıp kapıldığı ‘patlarsa’ korkusu kadar..

Külahından düşürdüğü soğuk toplara bakarak o’an tanımlayamadığı ancak ileride tanımlayacağı küfür benzeri sözleri söylerken içinden, birisinin önüne uzattığı külahı gören ufaklığın yarım kalmış hayallerinin tamamlanmasının mutluluğu kadar, güzelsin..

*bi'düştün usuma düştün..

30 Ağustos 2007

su

Sonbaharın nazlı çocuğu ansızın ağlamaya başlayıpta koşturup girdiğimiz pervaz altında, damlalardan bir perde ardında gök gürültüsüne karışırken sesim, dudaklarınla okurdun dudaklarıma sürülen iki kelimeyi..

Bir kelebeğin kozasından ayrılışı eşliğinde, kuru topraklara düşen ilk damla gibiydi ‘ seni sevi’yorum ’ dediğimde.. Ve şimdi iklimin yeniden değişsin istiyorum.

Al, yağmurlarımı dinle..


*cennet..



28 Ağustos 2007

mavi

Karşımda olsaydın, öylece dursaydın da gözlerimin içine baksaydın..
Parmağına dolasaydın, simsiyah bir gölge gibi omuzlarına düşen saçlarınla oynasaydın..
Konuşmasaydın, konuşmasaydın da dokunulsaydın..

Senin olsaydım...


*geçecek geçecek ツ

22 Ağustos 2007

24/08 nefes 1..

Sıkıntılarımı öldüremiyorum ben erteleyebiliyorum sadece ve bu erteleyişler bile bi'gece ansızın gittiriveriyor. Öldürmek ne kelime..

Görmek.?
‘’Hiç bi'şey göründüğü gibi değil. ‘’ -mişli geçmiş zaman ekli her zaman cümlelerimde, bak yine başa döndü hayatım yine o’na sardı kaset, bıktım..

Korkuyorum artık boğulmaktan, en derin yerine ulaşmışım ve hevesim kursağımda takılı kalmış..

Her zaman açık kalsın ışıklar, o’nun ışığı hep olsun. Hareketime yön veren ışığı da almasınlar benden. Küçükken de ışıkla uyurmuşum ben, dursun o karanlık burası ve soğuk..

Linklerin de canı cehenneme..

Utanır mı acaba gittirenler? Bi’ruhun ölümüne üzülmez mi periler? Gitmek zor olan, kolay olansa gittirmek.

Gidiyorum hala, belki boğulacağım ama bi’süre daha nefessiz kalmalıyım. Yokum ama aklım hep o’nda..

Entomolojinin de canı cehenneme. Yıllarca öğrettiler oysa lepidoptera narin olur dikkatli inceleyin diye. Demek ki en önemli laboratuar saatlerinde aklım kim bilir nerelerde? Hangi sorunla cebelleşmekte? Öğrenememişim bi’türlü narin şeylere şefkat vermeyi belki de? Belki de dozunu tutturamıyordum bize enjekte edilen her neyse.?

Şayet öyle olsaydın, öyle olsaydın da elimde olsaydın, bu karmaşanın dışında. Adı koyulamamış hızlanışların durulduğu noktada..

Neler olduğunu açıklayanda olmuyor çoğu zaman, olumlu yada olumsuz olsada...


‘’
Derin bir denizin dibine çökmüş, bir hazine aşk denen

Gafilen bir av olur aniden. Bir kalp, ve diğeri hükmeden.

Benden uzakta olsun derdim körpecik çocukken.

Gücümü toplamam gerekti aldanışımı yaşarken

Kıvranışımı seyreden melekler gibidir sükünet

Tam kendimi toplamışken önüme çıkar hayalet

Ve korku içime hücum ederken korkup kaçar cesaret

Felaket sarsılışımı izler, cesede çevirir esaret

Yardım et, bir iğne vur!... Ve sönsün acımın yangını

Güneş su olsa, yağmur kurusa ayıltamaz bu baygını.

Çok zorladım şansımı ve yatıştırdım hırsımı.

Yaşama kafa tutarken kafamı kırdı cadının tılsımı

Hileden uzak bu adama sille vurma yazıktır.

İlle çile mi çekmem lazım? Nurum yüzüme dargındır

Bugüne dek işlediğim günaha, istirhamım tek bir aftır.

Dökmek ister içini içim,

Anlatmalı mı biçim biçim?...

Her neşe, bir içim ve içlenişime direnişim.

Ben, yürüdükçe kalır izim, bitmek bilmez pembe dizim.

Yüzüm her resimde karanlık, karamsar bir çizim…

‘’


*yirmi birin altısında altıda altı. neler oluyor anlamıyorum..

18 Ağustos 2007

03/09

Derinlere yüzüyorum bu gece..
Neresinden çıkacağımı bilemediğim bi’yere neresinden çıkamadıklarım sırtımda mecburi dalış yapıyorum. Biliyorum her birisin üstesinden gelebilirim. Peki ya o, o üstesinden gelebilecek mi?

link verilen kelimeGittim bu gece..
Beklenip beklenmeyeceğimi bilmemeyi sineme çeke çeke. Yokum bi’süreliğine. Okyanusa daldım bu gece en derin ve karanlık yerinden. Sadece iki nefes hakkım var, aldıracaklar mı bilemediğim.

Anksiyetelerimi boğmaya gittim bu gece..

*Işıklar açık kalsın.

17 Ağustos 2007

Kim/Nasıl/Nereden/?

Bir deney tüpünün içerisinde olmadığımızı, gözlemlenmediğimizi, türlü türlü ilaçlara maruz bırakılmadığımızı, arada sırada deneyi hızlandırmak için aramıza bir kaç deli yada dahi gönderilmediğini, içimizden bazılarının bu deneyi fark eder etmez ölüm denen yolla aramızdan alınıp bir başka fanusa konmadığını..

*Düşme yakamdan ツ

15 Ağustos 2007

Gece..

Düşüncelerim düşünce düşlerime uyanmak istemiyorum, doyuramıyorum gözlerimi adı saklı ruhu gerçek olanı görmeye..

14 Ağustos 2007

Doğuyorum..

Zaman geçmek bilmiyor şu an, göz kapaklarımdan düşen uykunun ağırlığı bilincimi alıp götürüyor karanlığa. Kısmi ölümler yaşayıp, aynı bedende tekrar tekrar doğuyorum. .

Nerede diyorum reankarnasyon, nerede yeni hayatım.?

Her ölümümün sonunda aynı hayata dönüp tekrar tekrar ölmeyi beklemek ölümün verdiği acıdan daha da ağır geliyor. Ölmek istiyorum ve doğmak istiyorum başka bi'bedende. Olmuyor doğamıyorum, misyonumu tamamlamadığım bedenimi terk edemiyorum.

Yanmaya başlıyor göz kapaklarım, kalemin kağıt üzerindeki kıvraklığı durgunlaşıyor ölümün yaklaştığını hissediyorum. Belki bu kez diyorum, belki yeni bi'hayatta doğarım..

Düşünmeden yazmaya çalışıyorum ölüme giden karanlık yolda ki gördüklerimi. Yolun karanlığını bir nebze olsun aydınlatıyor sağımda ve solumda ki film şeritleri. Şeritlerde tanıdığım insanlar ve lahzalar. Yol uzadıkça siluetler siliniyor, şeritler daralıp urgan kadar kalıyor. Bu değişim incelerek kopacağı korkusunu sokuyor içime, tutunmak istiyorum karanlığın katranından görünmez olan yol boyunca uzanan urgana..

Gittiği yere kadar gideyim istiyorum, iğne ucu kadar ışık bulma umuduyla ilerliyorum. İnceldikçe dönesim geliyor, bi'şey bulma umudu ilerletiyor..

İp bitiyor..

Etrafıma bakıyorum, karanlığın ve boşluğun oynadığı görüntü oyunlarından sakınarak. Derinlerde bi'aydınlık, yaklaşarak şekillenen bi'el. Tutuyorum eli, karanlıktan korkup hiç tanımadığı bi'adamın paçasına sarılan küçük çocuk misali, ardından ne çıkacağını bilmeden. Soğukluğu renginden belli oluyor, bedenimi titreme sarıyor. .

Kendime doğru çekiyorum eli, diğer eli geliyor. Bir ip tutuyor eli. 'Al' diyor bunu titrek beyaz sesiyle. 'İlerledikçe kalınlaşacak, insanları tanıyacak ve doğacaksın' diyor. Yüzünü görmek istiyorum bana yeni bi'hayat vaad eden perinin, çekiyorum o elide sen geliyorsun beyaz hüznünle..

Ve ben yeniden...

11 Ağustos 2007

Akrep'in yelkovan aşkı..

Oturamadım bak birileriyle, kaçtım yine dört duvarıma, bir şeyler eksik o’nu arıyorum.

Kaçmak istedim yine saçmalıklardan, sıyrılıp kopmak istedim. Koymak istedim başımı bir göğüs boşluğuna, uzakta da olsa. Baş başa olmak istedim boşluğunla, avuçlarımda ruhum paramparça. Sığınağım oldu beyazlığın, onca karanlığın içinde iğne ucu kadarda olsa görüp saklandığım, saflığınla arındığım.

Beyazlığını fark edip sığınana kadar ne karanlıklar içinde kaldığım bilinmiyor, elbette üstüme başıma bulaştırdım bende tüm çırpınanlar gibi. Kirliyim biliyorum, temizlik huyu olmayan hayatlarımız bizleri bir şekilde pisliğine çekiyor, sömürüyor ruhumuzu.

Ruhumuz zaman kavramı olmayan bilinmez bir boşlukta hareket ederken birden bir aydınlıkla hayat buluyor. Süre başlıyor. Durdurulamaz bir akış var, bedenimiz büyüyor, beynimiz yoruluyor ve yavaş yavaş belimiz bükülüyor. Sürenin dolmasına ramaklar kalıyor.

Takılı kalıyoruz bazen, hata verip duruyor hayatlarımız hep o bölgede. Akrep’in yelkovanı kovalaması saçmalığıyla bizi günden güne ölüme taşıyan zamana kanıyoruz, şekere hasret çocuğun saflığıyla. Geç oluyor anlamamız gidenin hayat olduğunu, akrep yelkovanı hep kovalıyor ama biz durmuşuz..!

Katılıyoruz yeniden akışına, tekrar takılma korkusu hep aklımızda.
Takılıyoruz da.

Bazen bel bükülüp, ruh bir yerlerde unutulup, beyazlara bürünmeden önce beyazlar görünür gözlerimize. Zaman zamansız duruverir. Takılıyoruz çığlığıyla takıldığını sandığımızın kopması, ruhumuzu serbest bırakır bi’senfoni eşliğinde.

?Ne kadar ütopik olduğunu bilmiyorum ama o ses çok acıtır. Nereden çıktı o..

10 Ağustos 2007

Hüzüngâh..

Aslını inkar etmemecesine kanla yoğruluyordu gecelerim, asıl olan yalnızlığımdı. Salmış zamana beni ben yapıpta benden eden tümce kümeleri, durduramamışım. Geçmiş, belli belirsiz aylar ve ne zaman toprakta yeşereceği bilinmez sevdalar. Bir kaçaktır şimdi düşlerimin sabahları. Belki yok yıldızlarım belki doğmayacak güneş, çiçekler açmayacak belki..

Olsun..

Dokunulmayan bir varlığı var sanki, sanki deyince hissedilmiyor bile bile yada bilmeden unutuluyor aslı bilinmeyen adı gerçek olan..

Kimsesiz bir akşamın sararmış yalnızlığında katili oluyorum içine umut akıttığım düşlerin. İlk sevişmelerin sabahında korkak adamlar gibi, sancılı gecelerde tüm cesaretini dağlara yazmış gibi..

Düşler öyle birikmiş ki gerçeğe, yarına her uyanışım düşsel bir dokunuş olur kendimi bile hissetmediğim, kudurmuş sevdalara saldıran delikanlı aşıkları yolda ziyan eden rengarenk bedenlerinde parçalanmış yürek taşıyan hayat kadını ruhlarının teninde..

Katili oluyorum yüreğinden umut çaldığım düşümdeki kadının..
Kadın öyle uzak ki bana. Aslında o hiç yaşamamış, yaşanmayacak gibi geliyor kendimi varlığına adadığım akşamlarda..

Ama...

8 Ağustos 2007

Karanlık..

Her şey bir şeyi okumakla başlıyor zaten. Neymiş, nedenmiş demek sorunları bir yar'dan aşağı kontrolsüzce salmaya yetiyor bazen. Sonra durdur durdurabilirsen bi’anda kaybolmuşsun birler arasında sıkışmış sıfırlar beyninde..

‘Sağ üst köşe.’ diye bağırıyor birisi yineleyerek, dinlemiyorum. Karanlığın içinde, soyut olgu içimde karanlığa gözümü alıştırmaya çalışıyorum beyazlarım o’nun elinde..

Alışkanlık edindiğim gece, karanlık sinerken incecik tenine, sanarken uyuduğumu ben ve muhtaç iken bir yudum beyaza zor sarıldım karanlığa..

Veda bütün beyazlığa..

6 Ağustos 2007

Pervâ..

Kaderim grafit iziyle aksın hamura, çıksın olacaklar bir bir ortaya, okunsun mahşeri kalabalıkta, sen varmısın bakılsın satırlarına..

Parçalansın damarlarım neşterin ucunda, aksın kanım kaderinin doğrultusunda, kararsın gözlerim dursun yüreğim, sevi'n yoksa kara yazımda..

~ Beyaz bir siluet gördüm düşümde.. Yoksa..! ~
Helldorado - Waiting Around To Die

1 Ağustos 2007

Düş(te) gör..

Tasın ve tarağın hazırdır ya, almışsındır tasına taşımaman gereken tümceleri çıkmışsındır yola, bir köprü ve kontrolsüz bir salınım kalmıştır sevi'den kurtulmana..
Gecenin karanlığında kurtarılmayı hayal eden ancak unutulan yuva çocukları gibi tutunursun soğuk parmaklıklara..

Korkarsın; hani çocuksun ya son çocukluğunu yapmaya..

Tutunamazsın; hani saplantılı cümleler kurup saplamaya çalışırsında yeni umutlara..

Zamanı gelmemiş bir koza yırtılır beyaz bir sevi çıkar karşına, salı verirsin sözlerini kanatlarının yeniden çırpması heyecanıyla boşluğa..
Düşerler bir bir, rüzgara kapılıp gitsede çoğu uyuyan kelebeğin rüyasına...